Teknolojinin hızlı gelişimi, insan hayatında inkâr edilemeyecek ölçüde olumlu katkılar sağlamış olsa da, bu ilerlemenin olumsuz etkilerini görmezden gelmek mümkün değildir. Bugün geldiğimiz noktada, insanın teknolojiyle kurduğu ilişki sadece kolaylık ve konfor üretmiyor; aynı zamanda bireyin zihinsel, bedensel ve manevi varlığını da tüketen bir sürece dönüşüyor.
Bu yazı dizisi boyunca, insanın teknoloji ile olan imtihanında onu içten içe eriten, anlamdan uzaklaştıran ve fıtratıyla çatışan yönleri ele alacağız. Belirtmek gerekir ki; gelişen ve sürekli evrilen bu dijital çağda, insan ne yazık ki giderek kendi hakikatinden uzaklaşmakta, öz benliğiyle bağlantısını yitirmektedir.
İnanç ve fıtrattan uzaklaşma, anlam arayışını kaybetme, mahremiyet ve masumiyetin zedelenmesi, tabiattan kopuş, ahlaki erozyon, sosyal bağların zayıflaması, iletişim sorunları, dijital bağımlılık ve suç artışı, mesleklerin yok oluşu, psikolojik hastalıkların yaygınlaşması gibi birçok başlık altında toplayabileceğimiz etkiler, insanın varoluşunu ciddi şekilde tehdit etmektedir.
Her insan, gerçeklik üzerinden kendi varlığını ortaya koyabilirken; dört bir yanımızı saran dijital dünya, bizi bir esir kampı gibi ablukaya almış durumda. En tehlikeli yanı ise, bu esaretin çoğu zaman farkında olmayışımızdır. Dijital çağın içerisinde, sanal ve artırılmış gerçekliklerle insan aklının hakikatle olan bağlantısı sinsice koparılmaktadır. Öte yandan, nesnelerin interneti ile "akıllı" hale getirilen cihazlar, evimizin her köşesinde bizden bağımsız olarak gözetim turları atarken biz, elimizdeki kahveyle dinlendiğimizi zannetmekteyiz.
Oysa bu sırada hem gönüllü veri sağlayıcısına dönüşüyor, hem de mahremiyetimizi aleni bir şekilde, kendi ellerimizle dış dünyaya açıyoruz. Nesnelerin interneti ile fıtrata ters düşen yaşam tarzlarının içine hapsoluyoruz. İnsan hareket hâlinde yaratılmıştır; bedenin sağlığı da zihnin üretkenliği de bu hareketle mümkündür. Günümüzde insan gücüyle yapılması gereken pek çok iş akıllı cihazlara devredilmekte, bu da insanı zamanla robotlaştırmaktadır.İnsan bedeninin durağan kalması, fıtrat yasasına aykırıdır. Ruh ve akıl sağlığı üretimle canlı kalır. Bugün insanlar hizmet ettikleri araçlara tapar hâle geldiler. Zaman algısındaki kopmalar ve zihinsel dağılmalar da bu durumun bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Herkesin ortak bahanesi, “Akıllı cihazlar işlerimizi hallediyor; zamanımız daha verimli hale geliyor” söylemi olsa da, gerçekte bu zaman dilimleri malayani meşguliyetlerle dolduruluyor.
Sonuç olarak, zaman daha verimsiz, bereketsiz ve yetersiz hâle geliyor. Bugün birçok kişiye sorsak, zamanlarının yetmediğini ve işlerini vaktinde yapamadıklarını söylemektedirler. Oysa problem, zamanın azalması değil; insanın kendi hakikatinden uzaklaşarak zamanla kurduğu ilişkinin bozulmuş olmasıdır.
Bedenlerimiz henüz bozulmamış olsa da, akıllarımız tükenmeye başlamış, işlevini yitirme noktasına gelmiştir. Nitekim yapılan bilimsel araştırmalar, teknolojik aletlerin beyin üzerinde fiziksel zararlar oluşturduğunu tüm dünyaya kanıtlamıştır. Bu cihazlar, beynin elektriksel aktivitesini bozmakta ve beyin hücrelerine zarar vermektedir. Epilepsi hastalığının da beyindeki elektriksel faaliyetlerin bozulmasıyla ortaya çıktığı bilinmektedir. Aşırı teknolojiye uzun süre maruz kalan bireylerde, bu elektromanyetik yüklenmeler epileptik nöbetleri dahi tetikleyebilmektedir.(1)
Durum bu denli ciddi iken, günümüzde insanların yaşadığı sağlık sorunlarının önemli bir kısmının baş, boyun ve göz bölgesinde yoğunlaşmış olması sanırım tesadüf değildir.
Bu vahim tabloya sosyal ve toplumsal boyuttan bakıldığında ise, iletişimin ciddi anlamda yüzeyselleştiği ve hatta çoğu zaman tamamen koptuğu görülmektedir. Yan yana gelen iki kişi birbirinin gözlerinin içine bakarak, dikkatle dinlediği yarım saatlik bir sohbeti sürdürememektedir. Masada üçüncü ve dördüncü kişiler konumunda olan telefonlar, kısa süre içinde odakları dağıtmakta; sohbetlerin yerini sosyal medya gündemleri almaktadır. Artık birbirimizle gerçek anlamda vakit geçiremez hâle geldik.
Sadece cep telefonları değil; evdeki televizyon sistemleri de benzer bir zihinsel esareti sürdürmektedir. Belirli saatlerde izlenmesi gereken diziler, insanların tabiatla ya da birbirleriyle buluşmasını engellemekte, hatta ev işlerinin yapılma zamanlarını bile ekranlara göre belirlemektedir.Beyinlerimiz o kadar doldu ki artık uzun süreli izleme ve dinlemelerde zorlanıyoruz.Hatta okuduğumuzu bile anlayamayacak duruma geldik. Kitap okuyan kitle olması gerekenden çok daha az.
Birbirimizin hayatlarını gözetleyen, kıyaslayan ve yargılayan bir topluluğa dönüştük. En acısı, özgür irademizle kendimizi nefes alan bir veri sağlayıcısına dönüştürmüş olmamızdır. Mahremiyet ise sadece sözlükte kalan bir kavrama dönüşmüştür. Evlerimizin her milimetrekaresi sanal dünyada sergilenirken, perdeler kapalı yaşamamız ayrı bir trajikomiktir.
Artık birbirimize aktardığımız şey zaman değil, fikir değil; sadece tüketim çılgınlığı. Kendimize özgü olan düşünce, tavır ve yaşam tarzlarımızı yitirdik. Teknoloji çağının kopya ruhları hâline geldik. Algoritmalar neyi dayatıyorsa o şekilde giyinmeye, konuşmaya ve düşünmeye başladık. Yüzler benziyor, evler benziyor. “Kimliklerimiz farklı” diyebilmeyi isterdim ama artık kimlikler bile silinmek üzere.
"Bilgi Çağı" diye adlandırılan bu dönem, insana dair en büyük darbeyi kimliksizleştirerek vurdu. Yeryüzünün tek hâkimi olan Rabbimiz bizleri eşsiz ve benzersiz yaratmışken, algoritmalar bizi birbirine benzer kopyalara dönüştürdü. Kopya insanlar ve yüzler, kopya fikirler, kopya evler… Manevî bir çöküşün tam ortasındayız. Kalbimizin sesini duyamaz hâle geldik.Haksızlıklar karşısında bile sessiz kalıyoruz. Medya, zihinleri oyalayan suni gündemlerle bizi uyutuyor. Bu çağın insanı, sorgulamayan, düşünmeyen, tepki vermeyen bir ruhsuz kalabalığa dönüştürüldü.Düşüncelerimiz aynı veri havuzunda şekillendiriliyor.
Hız çağı, insanın hızını keserek onu yavaş yavaş insansızlaştıran bir sisteme evirdi. Ve insan, kendisine oynanan bu oyunu en baştan kaybetmeye razı oldu.
Hacer YEŞİLYURT
Kaynakça: (1)Dr.Serdar DAĞ makalesinden kısa kesit alıntı